-
Telmih (Hatırlatma):
Şairin, tarihî hâdiselere, meşhur kıssalara ve hadis-i şeriflere göndermeler yapmasıdır:
Çölde Mecnun, dağda Ferhad işliyor sevdâsını,
İnsanın zâhir olur her yaptığından sevgisi!..
Beyitte, sevginin fiille, gayretle desteklenmesi gerektiği işlenirken, Mecnun’un çölde dolaşarak, Ferhat’ın dağları delerek sevdalarını gayretleriyle gösterdikleri örnek verilmektedir.
***
Aşk-ı memnû, gayr-ı meşrûdur; siler Hak âşığı,
Yûsuf’un kalbinde vuslat oldu zindan sevgisi…
Yasak aşkın gayr-i meşrû olduğu ifade edilirken, Yusuf Kıssasına telmih yapılmakta. Hazret-i Yusuf kıssada, kadınların teklifini kabul etmektense zindanın kendisine daha sevimli geleceğini söyler.
***
Köhne, çirkin bir kadındır; bundan olmaz sevgili,
Tarladır ukbâya dünyâ, sâde harman sevgisi…
Beyitte, “Dünya âhiretin tarlasıdır.” hadis rivâyetine telmih vardır.
***
Hak muhabbettir, yıkık bir nesli ashâb eyleyen,
Evs’i ensâr eyleyen, îsârı, ihvan sevgisi…
Medine’ye Peygamberimizin gelmesinden önce Evs ve Hazrec kabileleri arasında kanlı savaşlar vardı. Hazret-i Peygamber aleyhisselâmın teşrifiyle bu iki düşman kabile kardeş oldu ve Ensar diye anılmaya başlandı. Beyitte bu hâdiseye telmih var.
***
Mü’minin gönlüne girmekte anahtar cümle;
Müslüman terk edemez şifreyi kasdî olarak…
Selâm lügazinde geçen bu beyitte, selâm müslümanların aralarındaki bir parola, şifre veya anahtar cümleye benzetilmekte. “Size sayesinde birbirinizi seveceğiniz bir yol öğreteyim mi? Aranızda selâmı yayın.” hadîs-i şerîfine de telmih yapılmakta.
***
Bayram şiirinde;
Bizleri beklerken ateşten sırat,
Kurbanın olsun, sana ol dem kır at,
Ömrü, ateş söndürecek bir Fırat
Eyleyenin bayramı bayram ola!
“Kurbanlarınızı tazim ediniz, çünkü onlar sıratta sizin bineklerinizdir” şeklinde, fıkıh kitaplarında rivâyet edilen bir hadise telmih var.
***
Özenme mülk-i Süleymân’a, mal ve servetine,
O sırça yolda kolay iş mi sürçmeden gitmek…
Kıssada Süleyman -aleyhisselâm- camdan bir saray yaptırır. Belkıs o camı su zanneder. Şiirde bu hâdiseye telmihte bulunuluyor fakat cam yolda sürçmeden yürümek, zenginlik ile baş edebilmeye benzetiliyor. Telmih ve teşbih.
***
Tüketme bâdeyi, Tâlî, öbür cihâna bırak;
Zülâl-i Kevser’e şart oldu içmeden gitmek…
Şu hadîse telmih var:
“Dünyada şarap (içki) içip de tövbe etmeden ölen kimse, ahirette ondan (cennet şarabından) içemez.” (Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe 73)
***
Dersaâdet şiirinde;
Tâlî, nebevî müjdedir, ecdattan emânet,
İstanbul’a, yoktur bu cihân içre vedâmız!
İstanbul’un fethini müjdeleyen hadîse işaret…
Müjdelenendir yerine müjdedir denmesi, mastar bi-mânâ mef’ûl olarak telâkki edilebilir.
***
Kur’ân bahçesinde râyiha bulur,
Tilâvetsiz mü’min, kokusuz hurma!..
“Kur’an okuyan mü’min portakal gibidir: Kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’an okumayan mü’min hurma gibidir: Kokusu yoktur, tadı ise güzeldir. Kur’an okuyan münâfık fesleğen gibidir: Kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’an okumayan münâfık Ebû Cehil karpuzu gibidir: Kokusu yoktur ve tadı da acıdır.” (Buhârî, Et’ime 30 Fezâilü’l-Kur’ân 17, Tevhîd 36; Müslim, Müsâfirîn 243. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 16; Tirmizî, Edeb 79; İbni Mâce, Mukaddime 16)
***
Kardeşlerinle sımsıkı birlik içinde ol,
Şeytânı kov yanından aman safta kalmasın!..
Safta boşlukları şeytanın dolduracağı rivâyetine telmihen, sadece namaz safında değil, bütün içtimâî hayatta “sımsıkı” gedik ve boşluk bırakmayan bir birlik ve beraberlik tavsiye edilmekte.
***
Hakk’ın; yolunda bir adım atmış velî kulu,
Refref hızıyla sevkini ancak tadan bilir…
Bir adım atana on adım, yürüyene koşarak gitme vaatli Kudsî hadislere olduğu gibi şu beyte de bir telmih var:
İki adımdurur derler bu râh’ın zîr u bâlâsı
Biri nefse kadem basmak biri Sultân’a ermektir.
Bütün şiirdeki tadan bilir redifi “Tatmayan bilmez.” meseline telmih veya irsaldir.
***
Adâletin ile Mûsâ’ya benzemezsen eğer;
Nebîler, ismini lânetle zikreder, Firavun!..
Kur’ân’da İsrailoğullarının Davud ve İsa Peygamberler tarafından lânetlenmesine telmih…
-
Teşbih (Benzetme):
Sevgi bir ulvî binâ olsun, sadâkattir sütun,
Olmasın depremde gönlün, yerle yeksan, sevgisi…
Beyitte teşbîh-i temsil yani birçok unsurun var olduğu bir teşbih mevcut.
Sadece sevgi bir binaya, sadâkat de onun sütunlarına benzetilmiyor, daha sonra bir yaşanacak bir sadâkatsizlik bir depreme, onun neticesinde sevginin zarar görmesine de binanın yıkılması yani yerle yeksan olmasına benzetiliyor. Burada deprem açık istiâre olarak görülebilir.
***
En büyük kıymetlerin titrer ya insân üstüne,
İstiyor, sâlih amel fânûsu, îman sevgisi…
Îmânın ateşe, salih amellerin onu koruyan bir fanusa benzetilmesi meşhur bir teşbihtir. Ancak burada bu sâlih amelleri işleyen kişinin hâli, çok kıymetli bir hazineyi, üstüne titreyerek titizlikle korumasına benzetilmiş, bu irsâl-i mesel ile ateşin titrek hâli de hatırlatılmıştır. Ateş titriyor, onu yansıtan fanus titriyor.
***
Köhne, çirkin bir kadındır; bundan olmaz sevgili,
Tarladır ukbâya dünyâ, sâde harman sevgisi…
Dünyanın çirkin yaşlı bir kocakarıya benzetilmesi de edebiyatımızda meşhur bir teşbihtir. Tasavvufta da yer alır.
***
Nesle şefkat lâzım ammâ, olmasın bed terbiye,
Annenin, evlâda hançerdir, şımartan sevgisi!..
Annenin evlâdına kötü ve şımartıcı terbiyesi, aslında ona vurulan bir hançer gibidir. Hançerin ihâneti ve hıyâneti hatırlatması ve evlâdın anneye emânet olması ile teşbih güçlenmektedir.
***
Mü’minin gönlüne girmekte anahtar cümle;
Müslüman terk edemez şifreyi kasdî olarak…
Selâm lügazinde geçen bu beyitte, selâm müslümanların aralarındaki bir parola, şifre veya anahtar cümleye benzetilmekte. Bu beliğ teşbihler istiâre de kabul edilebilir. “Size sayesinde birbirinizi seveceğiniz bir yol öğreteyim mi? Aranızda selâmı yayın.” hadîs-i şerîfine de telmih yapılmakta.
***
Bayram şiirinde;
Nefsi ezip, rûhu için merdiven
Eyleyenin bayramı bayram ola!
Mücerred nefs, yine mücerred rûhun üzerine basıp yürüyeceği, yükseleceği bir merdivene benzetilmekte.
***
Fır döner dünyan sabahtan akşama,
Bohça olmuş sanki zihnin, kırk yama!
Zihin, kırk yamalı bir bohçaya benzetilmiş.
***
Mushaf’ın yüzünde, hikmet aynası,
O nûra baktıkça nurlanır sîmâ…
Teşbih olarak da görülebilir.
***
Bu ulvî sofradan uzak durmak ne?
Anlamamak nedir, kalbin mi âmâ?..
Kur’ân’ın Rahman’ın sofrası olarak tavsif edilmesi, İbn-i Mes’ud -radıyallahu anh-‘tan gelen bir rivâyette de vardır. Me’dübetü’l-Kur’ân.
***
Kur’ân bahçesinde râyiha bulur,
Tilâvetsiz mü’min, kokusuz hurma!..
Telmih edilen hadisteki koku / râyihadan hareketle Kur’ân bu kokuları taşıyan çiçeklerle dolu bir bahçeye benzetilmiştir.
***
Cânâna âit olmalı Tâlî, bütün vatan,
Kalp ülkesinde düşmana tek pafta kalmasın!..
Kalp maddî olarak ülkeye, mânevî olarak vatana benzetilerek, oradan bir karış, bir tek pafta yabancıya verilmemeli denilmekte. Hem vatanseverlik hem de gönül tasfiyesi harmanlanmış oluyor. Düşman ağyar ve şeytan…
***
Aslā rehin bırakma bu dünyânı şeytana;
Elmas yarınların kara sarrafta kalmasın!..
Temsîlî teşbihte;
Şeytan tefeci rehinci bir sarrafa
Dünya şeytanın yanında bırakılan, yani ona uyarak geçirilen dünya hayatına
Âhiret ise asıl kaybedilen kıymete tekabül ediyor.
“Elmas yarınlar” ayrıca destekleyici teşbih.
***
Cânân okur risâleyi, hüsran yazılmasın…
Mushaf misâli veche, kederler çizilmesin…
Mushaf misâli veche, galâtlar çizilmesin,
Cânân okur şu karneni, hüsran yazılmasın…
Peygamberimizin vehh-i mübâreki bir mushafa benzetiliyor. Bu divan edebiyatında çokça yapılan bir teşbihtir. Fakat burada teşbih temsîlî. O mushaf bizim risaleyi / karneyi okuyor. Oradaki galetler, o sîmâda keder çizgilerine dönüşüyor.
***
Dedirir âhirette pişmanlık:
“Âh ah keşke toprak olsaydım!”*
Bundan ibret alıp tüm insanlık,
Dostun uğrunda biz türâb olalım…
Biz de dâhil bütün cihân ehli,
Bırakır her cürûfu yerlerde;
Toprağın tertemiz ve mâhir eli,
Çeker ihsanla yemyeşil perde…
Arzı besler devamlı boynu bükük,
Sesi çıkmaz, ayaklar altı yeri…
Mütevâzı, gurur gözünde sönük,
Yalnız Allah’tan arzular, değeri…
Kalbi râzı, ne yağdırırsa kabul;
Ama gökten ümîdi rahmettir…
Son yatak, en sıcak kucaktır, oğul,
Annedir hem diyâr-ı gurbettir…
Ateş ummânı kaynar altında;
Surat asmaz, yüzünde güller açar…
Ondan ikram gümüş de altın da,
Pek cömert elleriyle meyve saçar…
Biz de toprak misâli ehl-i kerem,
Merhamet bahşeden gönül olalım…
Adı yok, gizli, bir benî âdem,
Sâde, alçak gönüllü kul olalım…
Şiir boyunca alçak gönüllü insan ile toprak arasında temsîlî teşbih kurulur.
Yer yer toprak teşhis sanatıyla insana, yer yer insan toprağa benzetilir.
-Toprağın çöpü çiçek ve meyveye, dervişin kötü muameleyi güzel davranışa çevirmesi
-Toprağın sessizliği dervişin reklâmsızlığı
-Toprağın altında ateş kaynamasına rağmen ikram sahibi olması
-Anne kucağı gibi insanı sarması…
Şiirde, Nebe Sûresi’nin son âyetine açık telmih ve Mesnevî’den ilhamların ifadeye dökülmesi var.
- İstiâre
Arz eyle Hakk’a hâlini, dik tut ümîdini!
Ümit gibi soyut bir mefhum, bayrak gibi, baş gibi, boyun gibi dik tutulan bir nesneye benzetilmektedir.
***
Ne günaydın, ne tünaydın, ne muharref meraba,
Tutamaz Hak sözünün tahtını indî olarak…
Selâm lügazinde geçen bu beyitte,
Selâmün aleyküm demek yerine günaydın, tünaydın gibi sözleri söylemek, aslında Allah sözü olan bu ifadenin yerini tutamayacağını söyleyen beyit, yer yerine taht diyerek, onu tebcil ediyor. Onu bir sultana benzetiyor.
Aynı şiirdeki şu giriş beytinde de bir amelin işlenmesinde sarf edilen emek ile alınan ecir, maddî masraf ve nakdî kâr şeklinde iktisâdî tabirler ödünç alınarak ifade edilmekte:
Bir nefestir de bütün masrafı maddî olarak…
Ölçü yoktur ebedî kârına nakdî olarak…
***
Bayram şiirinde;
Cennete uçsun kırılırken kafes,
Ruh kuş, kafes beden, kırılmak ölüm…
Müsnedün ileyhin hazfi açısından mısraın değerlendirilmesi:
“[O / Ruh / Kuş] cennete uçsun, [beden] kafes[i] kırılırken.”
-
Müsned (Hüküm / Yüklem): Uçsun.
-
Müsnedün İleyh (Hükmün Sahib / Özne): Zikredilmemiştir (Hazfedilmiş).
-
Karîne (İpucu): Kafes ve Uçmak kelimeleri.
Belâgat Açısından Bu Hazfi Nasıl Değerlendirebiliriz?
Klasik belâgat kaidelerine göre bir cümlede müsnedün ileyh boşuna düşürülmez. Şairin “Ruh” veya “Kuş” öznesini kasıtlı olarak hazfetmesinin ardında şu gayeler yatar:
1. Karîne Sayesinde İhtiyaç Duyulmaması (Tahsîl-i Hâsıldan Kaçınma): Şair cümlede “kafes”, “uçsun” ve “cennet” kelimelerini bir tenâsüp (uygunluk) içinde verdiği için, uçacak olan şeyin (kuş = ruh) ne olduğu gün gibi aşikârdır. Zaten bilinen ve bağlamdan (karîne-i lafziyye) çok net anlaşılan bir özneyi tekrar zikretmek sözü uzatmak (ıtnâb) olurdu. Şair özneyi hazfederek söze îcâz (özlülük, vecizlik) katmıştır.
2. Kapalı İstiare Desteği: Öznenin düşürülmesi, okuyucunun zihnini aktif olarak şiire dâhil eder. Okuyucu “Kafesten cennete ne uçar?” sorusunu zihninde sorar ve şu iki sıçramayı yapar:
-
Birinci Adım: Kafesten uçan şey kuştur.
-
İkinci Adım: Cennete uçan şey ruhtur.
Eğer şair “Ruh cennete uçsun” deseydi, kafes istiaresi havada kalacaktı. “Kuş cennete uçsun” deseydi, anlam çok basitleşecek ve tasavvufi derinlik zedelenecekti. Özneyi tamamen kaldırarak (hazfederek), “kuş” özellikleriyle donattığı “ruh” kavramı üzerinden bir Kapalı İstiare (Mekniyye) kurgulamış oldu.
***
Mest ederek kaç fukarâ meskeni,
Doldurarak dul ve yetim cepkeni,
Eskiyen îmânını tekrar yeni
Eyleyenin bayramı bayram ola!
Îman zamanla yıpranan ve yenilenmesi gereken bir eşyaya benzetilmekte. Kapalı istiare. Fakat aslında bu teşbih bir hadîs-i şerîfe telmihtir:
“Îmanlarınızı “Lâ ilâhe illâllah” diyerek tecdid edin.”
***
Kim, nasıl, nîçin, ne yapmış belledin,
Banda aldın, ezberinden söyledin,
Hangi ekrandan ne gayyâ izledin?
Kimde gönlün, hangi gözlemlerdesin?
Ekranlardaki kötü, kirli görüntüler, gayyâ (cehennem deresi)ne benzetilmiş. Fakat buna Sebebiyye mecâzı / sebeb-sonuç ad aktarması da denilebilir. Bir şeyin sebep olacağı şeyle adlandırılması sanatı.
-
İstiare Okuması: Ekranı karanlık bir kuyuya, içindeki kötü görüntüleri de irin/pisliğe benzetirsek bu Açık İstiare olur.
-
Mecaz-ı Mürsel Okuması: Görüntüleri cehennemin bir sebebi olarak okursak, ortada bir benzetmeden ziyade dînî/mantıkî bir sebep-sonuç bağı vardır.
***
Revâ mı kabre gömülsün, ebedlerin tohumu?
Revâ mı elde çürütmek ve saçmadan gitmek…
İnsanın rûhu, iradesi veya yetenekleri tohuma benzetiliyor. Onu bu dünyada çürütmek yerine, âhiret tarlasına saçıp orada biçmek gerektiği vurgulanıyor.
***
Olur mu tarladan ihsânı biçmeden gitmek…
Olur mu çifte kanat varken uçmadan gitmek…
Dünya “Dünya âhiretin tarlasıdır.” hadisine de telmihen doğrudan tarla olarak adlandırılıyor. Açık istiâre.
İkinci mısrada ise, Sırattan uçarak geçecek talihlilere ve zü’l-cenâheyn olmaya telmih var. Zülcenâhayn iki kanatlı olmak: Zâhir ve bâtın, dünya ve âhiret, ilim ve irfan, havf ve recâ…
Hesapsız ve azapsız cennete girecek seçkin 70 bin kişi:
-
“Kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi uçan kuşlar gibi, kimi de iyi cins atlar gibi geçip giderler.” (Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Îmân 302)
***
Yazmakta çifte kâtibimiz tek dilekçeyi,
Ukbâda boynumuzda ateş yafta kalmasın!..
Amel defteri önce (olumlu durumda) dilekçeye, (olumsuz durumda) suçluların boynuna asılan yaftaya benzetiliyor.
-
Tezat (Zıtlık):
Birbirine zıt kavramların bir arada kullanılarak mânânın güçlendirilmesine tezat sanatı denir.
İbretâmiz bir misaldir, kurda âşık bir kuzu…
Bir garâbet intihardır, câna, düşman sevgisi…
Beyitte aslında Mevlânâ Hazretleri’ne ait bu teşbihe telmih vardır. Yani tezat sanatı Mevlânâ Hazretlerine aittir:
“Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zira kurt, kuzunun düşmanı ve avcısıdır. Asıl hayret edilecek şey; kuzunun kurda sevdâlanıp gönül kaptırmasıdır…”
***
Mü’minin zindânı, dünyâ; ehl-i küfrün cenneti,
Bir deniz zannettirir sahrâyı, katran sevgisi…
İlk mısrada yine bir hadîs-i şerîfe telmih var. Bu tezat, hadîse ait:
“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” (Müslim, Zühd ve Rekāik, 1)
İkinci mısrada ise, deniz ve sahrâ (çöl) tezadı yer almaktadır. Katrana teşbih edilen günahlar yüzünden sahrâlara düşen günahkârlara, o çöller deniz gibi görünür. İptilâlar böyledir.
***
Bir alna zirve, secdedir; Allah bizimledir!
Fizikî olarak yere kapanmayı, en aşağı inmeyi temsil eden “secde” ile en yüksek noktayı ifade eden “zirve” kelimesi birleştirilerek bir manevi derinlik yakalanmıştır.
***
Bayram şiirinde;
Tâlihe küskünleri, şen-bahtiyar
Eyleyenin bayramı bayram ola!
Eskiyen îmânını tekrar yeni
Eyleyenin bayramı bayram ola!
küskün-şen eskiyen-yeni kelimeleri arasında tıbak / tezât sanatı var.
***
Sultân idi İstanbul’a sultân olan ancak,
Baştan başa garb âlemi pejmürde gedâmız!
Sultan ve gedâ tezadı…
***
Milletleri mâmûr edip âbâd ediyorduk,
Bin şevk ile gündüz-gece hizmetti gıdâmız!
mâmur ve âbâd tenâsüp, hattâ atf-ı tefsir tarzı…
***
Bir an dahî bırakmayın iblîse tek kapı,
Azgın nefis yüküyle selim kalp ezilmesin…
Tezat – tıbâk.
Nefisle iblis arasında da tenâsüp.
***
Kadı Mahmûd’u gör unvânı söker,
Sırma kaftan ile satmakta ciğer,
Bâb-ı Üftâde’de erdikçe o er,
Padişahlar kul olur ihlâsa,
Evliyâ beldesi, rahmet Bursa.
Padişah – kul tezadı…
unvanı sökmekle, sırma kaftanı hâlâ giymek arasında mânevî bir tezat da var. Böylece sökülen unvanın mânen, makam-mevkii geride bırakmak olduğu anlaşılır.
Bursa rahmettir ifadesinde mübâlağa maksatlı teşbih-i beliğ…
- Atf-ı tefsir
Sen tatmadın o lezzeti Tâlî, nakildesin,
Aşkın o haz ve zevkini ancak tadan bilir.
-
Tenasüp (Uygunluk): Bir şiirde, bir beyitte mânâca birbiriyle alâkalı, birbirini çağrıştıran kelimelerin bir arada kullanılmasıdır.
Bel büken mes’ûliyetten, kor ateşten gömleği,
Giydirir nâdâna bin gayretle, kaftan sevgisi…
Beyitte gömlek ve kaftan arasında tenasüp var.
Bâğ-ı cennet arzumuz zannetme bostan sevgisi!..
Beyitte, bağ, cennet ve bostan kelimeleri arasında tenâsüp vardır.
***
Mü’minin gönlüne girmekte anahtar cümle;
Müslüman terk edemez şifreyi kasdî olarak…
Selâm lügazinde geçen bu beyitte, anahtar cümle ve şifre kelimeleri arasında tenasüp var.
Aynı şiirdeki şu giriş beytinde de maddî masraf, nakdî kâr kelimeleri arasında tenâsüp var.
Bir nefestir de bütün masrafı maddî olarak…
Ölçü yoktur ebedî kârına nakdî olarak…
***
Dersaâdet şiirinde;
Her fende var İstanbul’a mahsus birer üslûp,
Merdâne ve mestâne ve şâhâne edâmız!
***
Kur’ân’sız gönüller hasta ve bîtap,
O şifâ olmadan dinmez bu hummâ…
Tenâsüp ve tezat…
-
Teşhis (Kişileştirme):
İnsan dışı varlıklara veya soyut kavramlara insan özelliği vermektir.
Katleder vicdânı kökten yağlı cüzdan sevgisi
Bu mısrada, cüzdan sevgisi, vicdanı katleden acımasız bir katile benzetilmiştir.
***
Dersaâdet şiirinde;
Bir gün ölerek ayrılırız sanmasın âlem;
Sor serviye, tâ haşre kadar burda müdâmız!
***
Gerdânı cihânın, güzel İstanbul’umuz, bak,
Tezyînini Osmanlı’ya lûtfetti Hudâ’mız!
İstanbul, dünyanın gerdanına, boynuna benzetiliyor. Osmanlının o gerdana dizdiği mimarî şaheserler de gerdanlıklara…
-
Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması):
Katleder vicdânı kökten yağlı cüzdan sevgisi
“Yağlı cüzdan” ifadesinde cüzdan zikredilse de, içindeki para, servet kastedilmektedir. Zikr-i mahal, irade-i hâll… Cüzdanın yağlı sıfatı ise, istiaredir.
***
–Zikr-i mahal irâde-i hâl / mekân
Arş’ın son elçisiydi O rahmet alâmeti,
Arş(ın sahibin)in son elçisiydi.
***
–Zikr-i cüz irâde-i küll
Düşman çevirse yolları, zulmetse kolları,
Terk etse cümle kulları, Allah bizimledir!
Zulmü sadece kol yapmaz.
***
Dil anlatır, muhayyile söyler, gözün görür;
Lâkin o son sabahkini ancak tadan bilir.
Anlatmanın dile, görmenin göze izafesinde mecâz-ı aklî olduğu söylenebileceği gibi, zikr-i cüz irâde-i küll mecâz-ı mürseli var da denilebilir. Muhayyile için ise (o bir maddî uzuv olmadığı için) mecâz-ı aklî ağır basar.
-
Kinaye ve Tariz (İğneleme):
Sanma mâsûmânedir kaplanda ceylân sevgisi
Bu beyitte kaplanın ceylanı “sevmesi” aslında onu yiyip bitirme arzusudur. Şair burada sevgi kelimesini iğneleyici ve tersini kastedecek şekilde kullanmıştır.
***
Nerdesin şiirinde;
Nerdesin evlât? Merak ettim seni,
Kaybolup gittin, ne âlemlerdesin?
Öyle kayboldun ki sildin gölgeni,
Hangi boylam, hangi enlemlerdesin?
Gölgeyi silmek, ortadan tamamen kaybolmak, etkisizleşmek mânâsında bir kinâye kabul edilebilir. Işığın önünden çekilerek gölgeyi silebilirsiniz (kinâyede imkân) fakat kastedilen her sorumluluktan çekilmektir. Gölge gibi zayıf bir izi bile ardında bırakmamak.
Şiirin kinâye dünyasında, okula gelmeyen kim bilir hangi “âlemlerde” olan talebesini arayan ve onu bulmak için bir arama kurtarma ekibi, bir cankurtaran edâsıyla öğrencisini merak eden bir muallim hissettirilmektedir.
***
Nerdesin evlât? Merak ettim seni,
Kaybolup gittin, ne âlemlerdesin?
Öyle kayboldun ki sildin gölgeni,
Hangi boylam, hangi enlemlerdesin?
Fır döner dünyan sabahtan akşama,
Bohça olmuş sanki zihnin, kırk yama!
Söylüyorsun birtakım sözler ama
Anlamam ben, hangi söylemlerdesin?
Kim, nasıl, nîçin, ne yapmış belledin,
Banda aldın, ezberinden söyledin,
Hangi ekrandan ne gayyâ izledin?
Kimde gönlün, hangi gözlemlerdesin?
Kimlerin hayrânısın, kim örneğin?
Hangi dâvâlar içindir desteğin?
Kurduğun en son hayâlin, isteğin,
Hangi sevdâ, hangi özlemlerdesin?
Yandı âlem, kahrolup kıvransana!
Fâtihân evlâdısın davransana!
Bir büyük yük yüklüyor devran sana!
Söyle evlât, hangi yüklemlerdesin?
Varlığın hakkında fikrin var mıdır?
Hakk’a çok şükrün ve zikrin var mıdır?
Bir düşün, ukbâda ecrin var mıdır?
Hangi işler, hangi eylemlerdesin?
Va’didir Hakk’ın muhakkak âhiret,
Son nefesten sonra ancak âfiyet,
Yaklaşırken zor hesap, son âkıbet,
Söyle Tâlî, hangi önlemlerdesin?
Şiirin tamamında ikinci kıt’ada şikâyet edilen ve anlaşılmaz bulunan uydurukça kelimeler bir târîz niyetiyle kullanılıyor. Özellikle gencin boş işlerine gözlem ve yüklem denmesi tehekküm seviyesinde bir târiz. Aynı zamanda gençlere ulaşamıyorsunuz, onların anladığı dilden konuşmuyorsunuz diyenlere de bir gönderme…
***
Kadı Mahmûd’u gör unvânı söker,
Sırma kaftan ile satmakta ciğer,
Bâb-ı Üftâde’de erdikçe o er,
Padişahlar kul olur ihlâsa,
Evliyâ beldesi, rahmet Bursa.
Unvanı söker: Vazifeyi bırakır, makam-mevkii terk eder.
- Tehekküm / Emr-i İstihzâî
Benim ufkum âhiret…
Bu dünyâ, senin diyet…
Gömül! Olsun âfiyet!
Senin âlemin sana,
Benim âlemim bana!..
- İrsâl-i mesel
Fır döner dünyan sabahtan akşama,
Bohça olmuş sanki zihnin, kırk yama!
“yamalı bohça” tabiriyle, “kırk yama” sanatını da çağrıştırarak bir teşbih yapılmıştır. Genç; dağınık zihnini, kırkyama zenaatinde olduğu gibi savunabilir. Fakat neticede “yamalı bohça”da tutarlılık yoktur.
***
Sükûtu en iyi tedbir bilip de ağyâre,
Cinâna sakladığın ağzı açmadan gitmek…
Biri bizi çok kızdırdığında, sabrımız taştığında ve artık o kişiye normalde söylemeyeceğimiz ağır sözleri (küfrü veya azarı) söyleyeceğimiz zaman, “Şimdi bana bayramlık ağzımı açtırma!” deriz. Şair, hemen bir önceki mısrada tam da bu “sabrın taşması” sahnesini kuruyor:
“Sükûtu en iyi tedbir bilip de ağyâre,”
“Ağyâr” (yabancılar, halden anlamayanlar, cahiller) insanı kışkırtır, üstüne gelir, onu kızdırır. Normal bir insan bu noktada dayanamaz ve o meşhur deyimle “bayramlık ağzını açar”.
Evet, o cahiller seni kızdırdı, bayramlık ağzını açmak (patlamak) istiyorsun. Ama yapma! Sükût et. O değerli sözlerini, o tertemiz ağzını bu dünyadaki cahillere harcama. O ağzı, asıl bayram yeri olan Cinân’a (Cennetlere) sakla.”
***
Taş da olsa kalbin, ısrarla oku,
Mermeri deler su, düşse dâimâ!..
Türkçemize de geçen Latince atasözüyle… “Su devamlı damlayarak taşı deler.” Düzenli kıraat, damla damla su akışına benzetilmekte.
-
Leff ü Neşr (Sıralı Açıklama):
Saptıran şeytandan iğvâdır, hakîkî aşk değil,
Râfızî’nin Murtazâ, Mervân’ın Osman sevgisi…
- Tevriye
Haktadır insân için izzet ve gerçek emniyet…
- Hakikattedir
- Allah’tadır.
***
Mazlum, yıkık gönüllere er-geç doğar Bedir!
- Bedir (Dolunay)
- Bedir Zaferi
***
Nerdesin şiirinde;
Nerdesin evlât? Merak ettim seni,
Kaybolup gittin, ne âlemlerdesin?
- Genel bir kullanım olarak, nerede, ne âlemlerde bu çocuk?
- Argo mânâsıyla işret, uyuşturucu âlemleri gibi yerlere mi düştün? Böyle âlemlerin sonu sızıp kalmaktır. Hayattaki etkinliğin sona ermesi veya zayıflamasıdır ki, genç kaybolmuş.
***
Kadir Kur’ân’ladır, yaşa ve yaşat,
Kur’ân’la Sünnet’le, şefâat uzmâ!..
- Kıymet
- Kadir Gecesi
Kadir Gecesi’ne kıymeti veren Kur’an sana da kıymet verir. Yaşarsan ve yaşatırsan…
***
Benim ufkum âhiret…
Bu dünyâ, senin diyet…
Gömül! Olsun âfiyet!
Senin âlemin sana,
Benim âlemim bana!..
- Diyyet, küfrün bedeli, cennetin bedeli (kâfirin cenneti)
- Diet düşük porsiyon, perhiz öğünü.
***
Söyle Tâlî, hangi önlemlerdesin?
Ellerin öpsem diye Cân Ahmed’in,
Koşsana, Tâlî, bir ömür bekledin,
Hüsn-i tahallus çerçevesinde, Tâlî nidâsını kullandığı bütün şiirlerde hem kendini, hem okuyucuyu kastederek tevriye yapma imkânı vardır.
***
Fâtihân evlâdısın davransana!
- Evlâd-ı fâtihân aslında Rumeli’de yaşayan Türkler için kullanılır.
- “Fatihlerin çocukları” şeklinde geniş lügat mânâsına da sahiptir.
***
Ulu Câmî’de Süleyman Çelebi,
Kaleminden süzülür aşk edebi.
Yayılır her yere efsâne gibi,
Aşk-ı Peygamber için bilhassa;
Mevlid’in doğduğu hürmet Bursa…
Aşk edebi
1. Aşk ahlâkı
2. Aşk edebiyatı.
Kıt’ada “süzülür” ifadesiyle mürekkebin süzülüşünden ziyade, edebin, aşkın bir imbikten geçmesi de dile getirilmeye çalışılmakta. Mevlid’in bütün Osmanlı coğrafyasında asırlarca yayılması, düz bir teşbihle efsaneye benzetilmekte. “Bursa hürmettir.” şeklindeki isnad da, mübalağalı ifade eden bir teşbih-i beliğ sayılabilir.
- İstihdam
Ham gönül burda Somuncu’yla pişer,
Somuncu / ekmekçi ekmek pişirir, ham gönül de bu hizmetlerde olgunlaşır.
- İştikak
Aynı kökten kelimeleri bir arada kullanmak.
Her semti benim mührüme etmekte şehâdet,
İstanbul’u hem biz koruruz hem şühedâmız!
Şehâdet burada şahitlik mânâsında kullanılıyor. Fakat şühedâ ile diğer mânâ (şehitlik) de işrâb ediliyor.
***
Tilâvetin ism-i fâili, Tâlî,
Mahlâsın hakkıdır, hep oku, susma!..
***
Ben îmanlı şarklıyım,
Hakîkatli, haklıyım,
Tabiî senle farklıyım,
Batık bin kaos sana,
Benim sistemim bana!..
Şark’a karşı batıyı hatırlatan batık kelimesini kullanması İşrâb örneği.
***
Kadı Mahmûd’u gör unvânı söker,
Sırma kaftan ile satmakta ciğer,
Bâb-ı Üftâde’de erdikçe o er,
Padişahlar kul olur ihlâsa,
Evliyâ beldesi, rahmet Bursa.
- Tecrîd
Şairin kendisinden üçüncü bir şahıs gibi bahsetmesi.
Tilâvetin ism-i fâili, Tâlî,
Mahlâsın hakkıdır, hep oku, susma!..
- Cinâs-ı Tam
Toplaşarak cümle çocuk, ihtiyar,
Dostu hatırlar da hatırlar sorar,
- Cinâs-ı İştikak
Şu gölgelik, iki dünyâya gölge eylemeden,
Kanat açıp, yere Kārunca göçmeden, gitmek…
Dünyadan gölgelik diye bahsedilmesi istiâre, tabiî ki bu, bir hadîs-i şerîfe telmih…
- Şibh-i İştikak veya Cinas-ı Nâkıs (Eksik Cinas)
Âdem evlâdında vardır evvelâ can sevgisi,
Sonra cânından da evlâ oldu cânan sevgisi…
evlât evvelâ ve evlâ kelimeleri arasında aynı kökten gelmedikleri hâlde bir benzerlik bir ses uyumu var.
***
Sevgi fetvâ vermiyor, yanlış giden sevdâlara
***
Nerdesin şiirinde;
Yandı âlem, kahrolup kıvransana!
Fâtihân evlâdısın davransana!
Bir büyük yük yüklüyor devran sana!
Söyle evlât, hangi yüklemlerdesin?
Bir büyük yük yüklüyor devran sana!
Normalde tenâfür bile sayılabilecek bu tekrar ve tecnis, yükün ağırlığını ve üst üste yığılışını hissettirmek için.
- İç kafiye / musammat
Arkadaş; mahşerde kardaş, hayra yoldaş olmalı;
Nâra dûçâr etmesin işrette yâran sevgisi…
Beyitte ş harfi üzerinde bir aliterasyondan da bahsedilebilir.
İhsân özüyle sürmeli göz Hakk’ı görmeli,
Tâlî, bu hâle ermeli: Allah bizimledir!..
Düşman çevirse yolları, zulmetse kolları,
Terk etse cümle kulları, Allah bizimledir!
***
Mahşerde Sen’den yarın, imdâd ola mı yâ Rab?..
«Aceb bu benim cânım, âzâd ola mı yâ Rab?..»
Titrerim af bahsinde, gönlüm kaygı hapsinde,
Dilim son nefesinde, irşâd ola mı yâ Rab?..
Unutmuşum ihlâsı, riyâ kalbin belâsı,
Sâlih amel kal’ası berbâd ola mı yâ Rab?..
Dünya mü’min zindanı, gam yedi dün ü günü,
Korkar dâim yarını, nâşâd ola mı yâ Rab?..
Ardımızda berhayat, ilim yahut da hayrat,
Hayır duâda mûtat evlâd ola mı yâ Rab?..
Hakk’ın dostuna o gün, ne korku var ne hüzün,
Kuluna bayram-düğün, murâd ola mı yâ Rab?..
Maksudu bahçe değil, gülünü ister bülbül,
Dîdâr ile bu gönül, âbâd ola mı yâ Rab?..
Vaslı ister de özü, günahla kara yüzü,
Tâlî’nin ol dem sözü feryâd ola mı yâ Rab!..
«Aceb bu benim cânım, âzâd ola mı yâ Rab?..»
Mahşerde Sen’den yarın, imdâd ola mı yâ Rab?..
Musammat örneği.
***
- Anakronizm
Asırlar önceki, gayyâyı boylamıştı fakat,
Bugün de zulmünü ekranda neşreder Firavun!..
Şiir bu beyitte tarihteki firavundan günümüzdeki firavuna geçiyor. Zaman uyuşmazlığı bir sanat olarak kullanılıyor. Kimlik geçişi…
- Murassâ
Îmânı kalbe sindir aman lâfta kalmasın!..
Kur’ân’ı gönle indir aman rafta kalmasın!..
Beyitte, “Kur’ân okuyan fakat gırtlaktan aşağıya inmeyenleri” bildiren hadise telmih var. İndirmek ifadesinde bu sebeple nüzul, yaşayış mânâları dolaşıyor.
- İstifhâm-ı Tevbih
Olur mu tarladan ihsânı biçmeden gitmek…
Olur mu çifte kanat varken uçmadan gitmek…
Özenme mülk-i Süleymân’a, mal ve servetine…
O sırça yolda kolay iş mi sürçmeden gitmek…
Revâ mı kabre gömülsün, ebedlerin tohumu?
Revâ mı elde çürütmek ve saçmadan gitmek…
İnkâr ve istib’âd da zikredilebilir.
***
Bu ulvî sofradan uzak durmak ne?
Anlamamak nedir, kalbin mi âmâ?..
Anlamamak nedir? ifadesinde tecâhül-i ârif görülebilir.
***
«İnandım, onların îmânı haklıdır!» dersin,
Fesâd akıl boğulurken mi fikreder, Firavun?!..
Îman gönül işidir. Son anda îmân etmeye çalıştığına göre, Firavun aklen Hz. Musa’nın getirdiğinin hak olduğunu anlamıştı. Ama bir inat sürdürüyordu. Yeis hâlinde îmanın kabul edilmemesinin de hikmeti bu olsa gerek…
***
Ne oldu orduların, heybetin sönüp gitti,
Kibirli tâğuta bak, oldu derbeder Firavun!..
Tecâhül-i ârifâne ile sorulan bu soru tevbih hattâ tehekküm / istihzâî bir istifhamdır. “Bak!” ifadesinde de tehekküm pekiştirilir.
Heybetin sönmesinde ateş veya ışık istiaresi var. Derbeder ile kibirli tağut arasında tezat var. Derbeder kelimesinde ince bir gönderme olarak, o kibirli Mısırlıların o heybetlerinin silinerek, göçebe gypsy / kıptî / çingenelere dönüştüğü düşüncesine de bir gönderme var denilebilir.
- İstifhâm-ı Takrîr
Arz eyle Hakk’a hâlini, dik tut ümîdini!
Yalnız koyar mı mü’mini? Allah bizimledir!
Yalnız koyar mı? / Koymaz.
- İstifhâm-ı İnkârî
Âşığa firkat sillesi hak mı?
Vuslata râm aşk olmayacak mı?
Hak mı? Değil. İkincisinde ise temennî niyetli bir istifham var. Olsa ya… Olsun mânâsında… Şeyhülislâm Yahyâ’nın “Merhamet yok mı şehâ” deyişinde olduğu gibi.
***
Hatırlatır sana, Tâlî, hesâbı var, bu kanın;
Bu kanlı sahneyi Hak’tan, ne setreder Firavun?!..
hiçbir şey setredemez!
***
- Hasr / Kasr
Ramazan Kur’ân’dır, ona tahsis et,
Onlarca hatimdir, tarz-ı kudemâ…
Hazifli ifade ile hasr yapılıyor. Ramazan ile Kur’ân aynîleşmiştir. Kur’ân olmasa Ramazan olmazdı.
Hazfedilen ifade Ramazan Kur’ân (mevsimi)dir. (Hac Arafat’tır, Harp hiledir… hadislerindeki ifade tarzı gibi)
- İstidrâk
Sırlısı makbul doğrusu ammâ
Saklı da kalmaz böylesi sevdâ,
Dağ-taşa îlân etmeli hattâ
Tâ ötelerden yankımız olsun…
Rücû gibi, aşkın gizli kalması gerektiğini söyledikten sonra, fakat bu aşk gizli kalamaz. Onu dağlara taşlara haykırmalı, seslerin kaybolmadığı âlemde bir iz bırakmalı diyor. İnsanlar yerine dağ-taş tercihi, Hazret-i Ali’nin emânet sırrı çöldeki bir kuyuya söylemesi ve oradan (yankı yerine) ney saz yetişip, o musıkî âletinin sırlar söylemesi meselesini hatırlatıyor. Yankı üzerinden küçük bir hüsn-i ta’lil dokunuşu da var denilebilir.
- İltizam
Tilâvetin ism-i fâili, Tâlî,
Mahlâsın hakkıdır, hep oku, susma!..
- Hüsn-i Tâlîl
Yüceyse, Kur’ân’la yücedir semâ…
Gölgesiyle «arz»a, şan veren hümâ…
Gökler yukarıdaysa, yüceyse Kur’ân hatrınadır. Aslında yer-gök Kur’ân için yaratılmıştır. Tâlîl uydurma değil. Arza inmekte, gölgesini vermekte böylece arz ehline değer vermektedir. “Kur’an sayesinde Allah bir kavmi yükseltir, bir kavmi alçaltır.” hadisine de telmih. Arz-semâ tezat. Yüce ve şan arasında tenâsüp…
- İzâfet-i tahsis
Yazmakta çifte kâtibimiz tek dilekçeyi,
Ukbâda boynumuzda ateş yafta kalmasın!..
Kirâmen kâtibîn melekleri bizim kâtibimiz değildir. Biz’e izafet edilmesi tahsis mânâsındadır. (Doktorum dedi ki: Bana bakan doktor dedi ki)
- Tekrîr / Tekrarlama
Yalnız örümceğin ağı kalmıştı mânia,
Mahzun Ebûbekir: Görülürlerse fâcia!..
Arş’ın son elçisiydi O rahmet alâmeti,
Kast eylemek o câna, kopartır kıyâmeti!..
Hissetti Hakk’ın Elçisi, Sıddîk hüzünlenir;
«Dostum Ebûbekir» dedi «Allah bizimledir!»
Beyhûde üzme kendini Allah bizimledir!
Mazlum, yıkık gönüllere er-geç doğar Bedir!
Arz eyle Hakk’a hâlini, dik tut ümîdini!
Yalnız koyar mı mü’mini? Allah bizimledir!
Düşman çevirse yolları, zulmetse kolları,
Terk etse cümle kulları, Allah bizimledir!
Peygamberâne müjdedir, Allah bizimledir!
Bir alna zirve, secdedir; Allah bizimledir!
İnsân’a, Rabbi şahdamarından dahî yakın,
Kullar da Rablerinden uzak kalmasın sakın!
İhsân özüyle sürmeli göz Hakk’ı görmeli,
Tâlî, bu hâle ermeli: Allah bizimledir!..
- Lügaz – Muammâ
Adı üstünde kelâm, vardır onun üç lâmı,
Bize öğretti Nebî, vuslata hâdî olarak…
se-lâm : Üç lâm. (السَّلَامُ عَلَيْكُمْ) yazılışındaki üç “lâm” (ل) harfine işaret eder. Şiir selâm kelimesini kullanmadan, selâmı anlatmasıyla bir nevi lügaz olarak yazılmıştır.
- Îhâm / İltibas
Aşk-ı memnû, gayr-ı meşrûdur; siler Hak âşığı,
(Böyle yaparsa defterden) siler Hak, âşığı
(gayr-i meşru sevgiyi) siler, Hak âşığı
***
Kimlerin hayrânısın, kim örneğin?
Hangi dâvâlar içindir desteğin?
Kurduğun en son hayâlin, isteğin,
Hangi sevdâ, hangi özlemlerdesin?
- Örneğin / modelin
- Meselâ?
***
- Mübâlâğa
Nerdesin şiirinde;
Nerdesin evlât? Merak ettim seni,
Kaybolup gittin, ne âlemlerdesin?
Öyle kayboldun ki sildin gölgeni,
Hangi boylam, hangi enlemlerdesin?
***
Üç kıt’ayı titretti asırlarca nidâmız!
Gök kubbeyi çınlattı ezanlarla sadâmız!
- Sihr-i Helâl
Bir ifadenin hem öncesine (bir sonraki mısraya) hem sonrasına bağlı iki ayrı cümleye bağlanabilmesidir. (Muânaka durakları gibi)
Sönsün nefis cehennemi, bîçâre kalbimin
Cennet ümîdi sönmesin, ârafta kalmasın!..
1. Sönsün nefis cehennemi.
bîçâre kalbimin cennet ümîdi sönmesin, ârafta kalmasın!.
2. Bîçâre kalbimin (komşusu o) nefis cehennemi, sönsün.
Cennet ümîdi sönmesin, ârafta kalmasın!..




Bir yanıt yazın